, ,

Dolunay Katilleri

1920’lerin Amerika’sındaki hırs ve yolsuzluğu çarpıcı bir şekilde anlatan bir film


Son olarak Netflix yapımı olan İrlandalı ile seyirci karşısına çıkan yönetmen Martin Scorsese’nin Apple TV yapımı olan son filmi Dolunay Katilleri, Amerika’nın ilk büyük suçuyla yüzleşmesini anlatıyor: Yani Osage kabilesine yönelik dehşet verici asimilasyonu. Bir noktada FBI’ın kuruluşundan da bahseden filmin aynı zamanda güçlülerin zayıflar üzerindeki kirli sömürü düzenlerinin bir yansıması olduğu pekâlâ söylenebilir. David Grann’ın 2017 tarihli aynı isimli kitabından uyarlanan filmin senaryosunu Forrest Gump, Münih, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi, Dune gibi filmlerin altındaki imzasıyla tanıdığımız usta senarist Eric Roth ile Scorsese birlikte kaleme almış.

Gerçek ve derinlikli bir hikâyeye dayanan filmde zaman zaman sesini duyduğumuz anlatıcı, bir bakıma filmin adının neden Dolunay Katilleri olduğuna yönelik birkaç cümle söyler: “Mayıs ayında, çakallar dolunayın altında uluduğunda, telgraf çiçekleri ve güneş şapkaları gibi uzun bitkiler, daha küçük çiçeklerin ışıklarını ve sularını çalarak onların üzerine çökmeye başlar. Küçük çiçeklerin boyunları kırılır, yaprakları uçuşur ve çok geçmeden yer altına gömülürler. Bu nedenle Osage yerlileri mayısı, Çiçek Öldüren Ayın yani dolunayın zamanı olarak adlandırırlar.”

Film, 1920’lerin başlarında Oklahoma’nın Osage bölgesinde geçmektedir. Amerika, topraklarının çoğunu aldığı Osage yerlilerinden bazılarına çorak gördüğü toprakları bırakmış ve Osage kabilesinin topraklarına dokunmamıştır. Fakat o gözden çıkardıkları topraklardan petrol çıkınca işin rengi değişir. Filmin başında adeta Paul Thomas Anderson’ın Kan Dökülecek filmini anımsatan ve Osage yerlilerinin topraktan fışkıran petrolle dans ettiği ikonik bir sahne izleriz. Ancak dans eden Osage yerlileri başlarına geleceklerden bihaberdir. Osagelar’ın ailelerine karışan damatlarla yavaş yavaş “beyazlaştığını”, kadınların gizemli ölümleriyle ve çeşitli komplolarla topraklarını, mallarını, paralarını kaybettiklerini aşama aşama gösterir film.

Tam da bu noktada William Hale (Robert De Niro) karşımıza çıkar. Osage kabilesiyle dostluk kurup akrabalarını ve adamlarını kabilenin kadınlarıyla evlendiren bir adamdır William Hale. Hale’in hırslı ama çok da parlak olmayan 1. Dünya Savaşı gazisi yeğeni Ernest (Leonardo DiCaprio) de içine gireceği durumun karmaşıklığından bihaberdir ve Osage kabilesine yönelik son piyondur. Hale’in kurduğu plan çerçevesinde yeğeni Ernest’in Osage kabilesinden zengin bir kadın olan Mollie’yi (Lily Gladstone) tavlaması ve peyderpey mal varlığına sahip olması gerekmektedir.

Filmin her sahnesinde yönetmenin 80 yaşında olmasına rağmen sinemaya olan tutku seviyesini görmezden gelmek mümkün değil.

Scorsese’nin farklı filmlerde birçok kez çalıştığı Leonardo DiCaprio ve Robert De Niro’yu ilk kez aynı filmde bir araya getirmesi seyir keyfini kesinlikle daha yüksek bir seviyeye çıkarıyor. Oyunculukta daimi bir standart sahibi olan DiCaprio’nun yanı sıra onunla hemen hemen aynı ekran süresine sahip olan De Niro son derece minimal ve etkili bir oyunculuk performansı sergiliyor. Bazı oyuncular oynadıkları filmleri, bazı filmler de oyuncuları yükseltir. Mollie’yi canlandıran Lily Gladstone özelinde her iki durumun da geçerli olduğu söylenebilir. Canlandırdığı karakter için son derece uyumlu bir seçim olduğunu her saniye kanıtlarken, repliğinin olmadığı sahnelerde sadece gözleriyle bile oynayabilen çok iyi bir oyuncu olduğu su götürmez bir gerçek. Filmdeki en çarpıcı oyunculuk performansını Gladstone’un verdiğini söylemek mümkün.

Filmin her sahnesinde yönetmenin 80 yaşında olmasına rağmen sinemaya olan tutku seviyesini görmezden gelmek elde değil. Dolunay Katilleri, sınırsız hırs ve yolsuzluğun mübah olduğu ve 1920li yılların Amerikası’nın karanlık tarafına mercek tutmaktan geri durmayan bir film.